Pages

3 Temmuz 2012 Salı

Ben artık MEZUNum :)

     Bugün 3 Temmuz ve ben sadece 4 gün sonra kepimi fırlatacağım :) Hala inanamıyorum üniversite eğitimimin bitmiş olmasına.... Çok klişe olacak belki ama gerçekten daha dün gibi okuldaki ilk günüm..
    Yıl 2007 , aylardan ise Ekim idi. Yurtta kalacağım için hafta sonundan gitmiştim okula. Eşyalarımı yerleştirdik ailemle beraber.. Gitme vakitleri yaklaştıkça nabzım daha hızlı atar oldu. Bir yandan delicesine istekli ve heyecanlıydım, çünkü ne de olsa artık yalnız yaşayacak ve üniversite hayatımı doya doya, özgürce yaşayabilecektim. Diğer yandan korkuyordum, çünkü ilk defa yalnız yaşama deneyimine erişecektim. Ben bunları düşünürken, zaman geçti ve ailem evlerine döndü. Tek başıma kalmıştım, pencereden dışarı baktım. Mükemmel bir orman manzarası vardı. Manzaraya daldım ve dedim ki kendi kendime : " Şapşallaşma kızım, hayat işte şimdi başlıyor. Büyüyorsun, kim bilir ne tecrübeler edinecek , kimlerle arkadaş olacaksın... Ne anıların olacak bu okulda, bu yurtta... Silkelen , kendine gel! Her şey çok güzel olacak :)"
     Dün gibi işte... Sonra zaman geçti, dersler ağırlaştı , uykusuz geceler arttı. Bunun yanında hocalarımız ve diğer öğrencilerle adeta bir aile gibi olduk. Yeri geldi hocalarımla dertleştim, kişisel problemlerim hakkında bile akıl aldım. Haklarını asla ödeyemem... Hepsi ayrı ayrı çok değerli, mühim insanlar benim yaşamımda...
     Sonra arkadaşlarım... Bir çok insan girdi yaşamıma üniversitede.. Hepsi de hayatımda izler bıraktı. Küslükler de oldu tabii... Ama aralarından bir kaç özel insan hep benimleydi ve eminim hep benimle olacaklar... Üniversitenin bana verdiği en değerli hediyeler onlar... Ailem artık onlar da bir nevi, yıllarca beraber yaşadık, destek olduk birbirimize... Kötü zamanlarımında da yanımda oldular, destek oldular, inandılar bana... İyi zamanlarımda da mutluluğumu, neşemi, heyecanımı paylaştılar...
      Bölümümü (Uluslararası İlişkiler) delicesine sevdim, şanslı insanlardan biriyim işte. Her dersten ayrı zevk aldım. Bu bölüm hayata bakış açımı genişletti, köşelerimi yumuşattı. Artık dünyaya daha farklı bakıyorum kesinlikle. Hocalarımdan ve okuduklarımdan ön yargının ne kadar gereksiz ve insanı gerileten bir şey olduğunu öğrendim. Çevremizde gelişen olaylara bir çok farklı açıdan bakıp, değerlendirebilmeyi öğrendim. Gerçekten çok şanslıyım, burada çok şey öğrendim...
       Veee tabii ki Erasmus :) Hayatımın en güzel günlerini yaşadım Hollanda'da... Neredeyse her kültürden arkadaş edindim. Şu an Avrupa'dan Japonya'ya, Hindistan'dan Amerika'ya hatta Afrika'ya, dünyanın bir çok ülkesinde arkadaşlarım var. Bir çok yer gördüm, bir çok deneyim edindim. Bir insanın 6 ayda edinebileceğinden çok daha geniş ve önemli deneyimler...
        Şimdi bütün bunları yazıya dökünce hakikaten ne kadar şanslı olduğumu gördüm. Şu an suratımda buruk bir gülümseme var. Bir yandan başarıyla mezun olmanın gururunu, diğer yandan ise 5 senedir evim olan okulumdan mezun olmanın burukluğu... Ama mutluyum, umutluyum ve gururluyum. Korku hissetmemin normal olduğunu biliyorum, ne de olsa üniversiteye başlarken de korkmuştum , hatta Erasmus'a giderken tir tir titriyordum :) Her şey güzel olacak eninde sonunda. Belki zor olacak, azim gerektirecek, hatta zaman zaman yıldıracak ama vazgeçmeyen için yolun sonunda ışık illa ki var ve olacak..
   
   

24 Şubat 2012 Cuma

Bir Mezun Adayının Paylaşımları- #1

      Uzun zamandır yazamıyorum. Konuya direkt girdim , çünkü gerçekten zorlanıyorum. Neden yazamadığım hakkında bir kaç teori yürüttüysem de gerçek sebebini hala keşfedebilmiş değilim. Aynı zamanda bu aralar okuyamıyorum da... Bir kitaba heyecanlı heyecanlı başlayıp yarım bırakıyorum- ki bir kitabı yarım bırakmaktan nefret ederim. Şu aralar düzgünce yapabildiğim tek şey film izlemek , e bu da bir şeydir, en azından bir şekilde oyalanabiliyorum.
       Çok sabırsızım, sanırım sebep bu. Hiç bir şeye adam gibi odaklanamıyorum, kendimi veremiyorum. Eskiden okurdum, okumaktan uykusuz geceler geçirirdim. Sırf bir kitabı bitirebilmek için dersleri kaçırdığım olurdu, o derece bağımlıydım yani. Bu bağımlılık hala sürüyor aslında... Kütüphaneden kitaplar ödünç alıyorum devamlı, onları kokluyorum mesela ... Sayfalarını özenle çeviriyorum, ISBN numarasına kadar bakıyorum. Ama başlayıp devamını getiremiyorum. Bir çok insan anlamayabilir ama bu beni gerçekten çok üzüyor.
     Yazmak istiyorum bir de... Delicesine istiyorum. İçime attıklarımı, hayalini kurduklarımı, arzuladıklarımı, üzüldüklerimi, sevindiklerimi, kısaca hayatımı etkileyenleri, düşüncelerimi şekillendirenleri yazıya dökmek istiyorum. Ama yapamıyorum. Resmen kilitlendim. Üretken hiç bir faaliyette bulunmuyorum, tersine sürekli tüketiyorum bir şeyleri... Duygularımı, hayallerimi, düşüncelerimi tabakta kalan yemekler gibi çöpe fırlatıyorum. İçim burkuluyor ama elimden diğer türlüsü gelmiyor şu ara. Aslında bu boşvermişliğime de ayrı sinirleniyorum. Pes etme diyorum, olur arada diyorum, kafanda bir sürü düşünce ve endişe var diyorum ama ileri doğru bir hamlede de bulunmuyorum.
     Bütün bunların en büyük sebebi kaygı aslında bence. Zaman geçiyor, ben olduğum yerde duruyorum- hatta belki de geriliyorum. Devamlı aklımda sorular var : Okul bitince ne olacak? Şimdi yetişkin mi oluyorum yani ? Sorumluluklarla nasıl başa çıkacağım? Akademisyen olmak istiyorum ama çok sorumsuz ve disiplinsizim, nasıl başaracağım? Benden başarılı bir sürü insan var, benim özelliğim ne ki ? Acaba vaz mı geçsem ? Bir şirkette çalışırım? Ama yok o da olmaz , bana gelmez rutin işler !?! Şirketler de mum yakmış beni bekliyorlar zaten ... Ya hayallerim ne olacak? Yurtdışında master, doktora ? Off işte bunlar ve bunlar gibi yüzlerce soru ve düşünce kemirip duruyor beynimi.
      Sanırım mezun olmak üzere olan her Türk gencinin yaşadığı şeyleri yaşıyorum şu ara. Geleceğim hiç olmadığı kadar karanlık görünüyor gözüme. Umudum sıfıra yakın ve bu umutsuzluk benim gerilememe sebep oluyor. Aslında endişelenmek de yararlı bir noktada. İnsan endişelenince düşünüyor en azından . Araştırma yapıyorum hangi okullar olur, nasıl olur, hangi alanda devam etsem vs.
     Bütün bu akademik kaygıların yanında sosyal kaygılar da var tabii. Üniversite bitiyor! Üniversite insana bir çok özgürlük sağlıyor. Mesela aslında bakıldığında çoğu kişi için sorumluluklar asgari seviyede. Bizden beklenen şey ders çalışmak, çok okumak , kendimizi geliştirmek vs.  Bunları halledince istediğin kadar gez , eğlen. Yaz tatili diye bir kavram var bir kere! Gez, dolaş, ye, iç, istersen çalış... Ama üniversite bitince bunlar da sona eriyor gibi geliyor bana.  Üniversite sonrası karanlık benim için, çünkü bu zamana kadar adam gibi oturup düşünmedim üniversite sonrası için. Notlarım iyiydi, kendimi geliştirmeye çalıştım, erasmusa gittim yeni insanlar ve kültürler keşfettim, yabancı bir ülkede tek başıma ayaklarımın üstünde durmayı öğrendim vs. Ama geleceği çok da sorgulamadım. Ve şimdi tüm o sorgulamadıklarım, aniden başıma üşüştü .
     Şu yaklaşık 6 aylık süreçte tüm bu kaygılarımdan kurtulmak için kendimi eğlenceye verdim :) Endişelerimle yüzleşmekten çok , onlardan kaçmaya çalıştım da diyebiliriz. Ama bu bir çözüm değil ne yazık ki . Başımı yastığa koyduğumda saatler geçiyor uyuyabilmem için. Ben de bu sebepten dolayı artık kaçmamaya karar verdim. Bu dönem elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım. Master için hazırlanacağım. Ales çok yakın ama onun için de elimden geleni yapacağım. Yüzleşmek lazım bir an önce sorunlarla, endişelerle. Ertelemek daha da yıpratıyor insanı.
 
    Umarım sabrederek ve azmederek şu mezun adayı sendromunu hayırlısıyla kazasız belasız atlatabilirim . Ve umarım buraya yeni yazılar da yazarım yakın zamanda , özlemişim canım blogumu :)

19 Kasım 2010 Cuma

Dennis Dutton: A Darwinian theory of beauty



    Bugün http://www.ted.com/ da dolaşırken gözüme çok ilginç bir video çarptı. İzleyince çok hoşuma gitti ve paylaşayım dedim. Başlıktan da anlaşılacağı üzere Dennis Dutton güzellik kavramına Darwinist bir bakış açısıyla yaklaşmış ve ortaya ilginç ve düşünmeye değer bir teori atmış. Ben çok beğendim , umarım sizlerde izlerken zevk alırsınız.

    (Dennis Dutton (Şubat 1944), aktivist bir akademisyen, web girişimcisi ve özgürlükçü medya yourmcusudur. )

   Videoya aşağıdaki linki tıklayarak ulaşabilirsiniz.Ne yazık ki türkçe subtitle seçeneği yok, videonun dili ingilizce.

 

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Helen Fisher bize neden sevdiğimizi ve aldattığımız anlatıyor...


Helen Fisher, biyolojik antropoloji alanında bir profesör ve yıllarını aşkı ve aşkın beynimizle olan ilgisini araştırmaya adamış. Araştırmaları gerçekten çarpıcı ama ben Prof.Fisher'ın sunumundan da ciddi anlamda etkilendim.. Araştırmalarını ve araştırma sonucunda ortaya çıkan bulguları dikkat çekici ve sürükleyici bir biçimde anlatıyor. Herkesin izlemesi gerektiğini düşünerek paylaşıyor ve bol aşklı bir yaşam diliyorum herkese...
(play butonunun yanındaki "subtitle" butonuna basarak türkçe altyazı ayarlayabiliirsiniz. İyi seyirler:))



Helen Fisher tells us why we love + cheat | Video on TED.com



Taksiciler ve Sinir Harpleri !!!:..



Özellikle İstanbul’da yaşayan bilir, burada bir yerden bir yere gitmek macera niteliği taşır çoğu zaman. Hoş özellikle burada yaşayanlar dedim ama aslında diğer ülkelerden burayı ziyaret etmiş birileriyle bile konuştuğunuzda ve sorduğunuzda ” Neleri beğenmendiniz?” diye trafik problemi ve ulaşım eksikliğinden mutlaka dem vururlar. Neyse ben ulaşım eksikleri ve trafik sorunlarına girmeyeceğim de taksiciler üzerine yoğunlaşacağım bugün .

Şimdi taksici demişken onları belirli gruplara ayırmamız pek mümkün değil , hepsinin ayrı ayrı kendine özgü özellikleri var ama bugünkü konumun ana maddesi taksiyle nispeten daha uzak ve daha yakın yerlere gitmek olduğundan ben onları diğer tüm özelliklerinden mahrum ederek ikiye ayıracağım: “Müşterisini yakın olsun ,uzak olsun her yere götürmeyi kabul edenler ve üzerlerine ,diğerleri yüzünden, yapışmış olan -yakın yol tarif ettiğinizde deliren taksici – ünvanından sıkılanlar” ve “Yakın bir muhit tarif ettiğinizde binbir trip atıp ,üfleye püfleye yolculuğunuzu zehir edenler”
.
İki grubu da anlatmaya başlamadan önce şunu belirmek isterim ki ben empati konusunda gayet başarılı bir insanımdır ve evet şiddetle kabul ediyorum ki tüm gün İstanbul trafiğinde dolaşmak -üstelik bu bir de bir zorunluluksa yani meslekse,bu işten para kazmak zorundaysa insan- insanı çileden çıkarmanın üstüne delirmenin eşiğine getirebilir hatta delirtebilir bile fakat ne yazık ki özellikle ülkemizde her mesleğin kendine göre katmerli zorlukları vardır, herkesin kendine göre türlü türlü dertleri vardır , o nedenle de kimse kimseyi çekmek zorunda değildir ki bu yüzden herkes birbirine karşı saygılı olursa birşeyler çözümlenebilir.

İlk önce ikinci gruptan yani agresiflerden başlamak istiyorum. Ben Altıntepe’de yaşıyorum ve burası ,bilmeyenler için söyleyeyim, Bostancı ile Küçükyalı arasında yokuşlarla dolu şirin bir semttir.Şirin olmasına şirindir ama yokuşları adamın iflağını keser, özellikle çok yorucu bir gün geçirildiyse pek çıkası gelmez insanın. Ayrıca her yere yakındır ulaşım fakat yine de birçok durağa ulaşmak için bayağı yürüme mesafesi vardır. Örneğin ben Bostancı sahildeki sarı dolmuşlara gitmeye kalktığımda yazın sıcağında veya geceleri çok acı çekebiliyorum. Bir de yakın zamanda köpekler sardı bizim tarafları, sürüler halinde gezinip ,gördükleri her şeye havlayaraktan-özellikle geceleri- evlerine gitmeye çabalayan insanları fazlasıyla korkutuyorlar.Tüm şartlardan bahsettim konuma döneyim, bu tarz taksicilerin var olduğunu hep bilirdim fakat bir gece gerçekten çileden çıktım . Bostancı sahilde indim dolmuştan , saat olmuş gecenin bir yarısı . Eve yürümeye kalksam başıma bir şeyler gelme ihtimali çok yüksek. İnsan kız başına yürüyemiyor öyle İstanbul sokaklarında rahat rahat. Dedim ki ben de şurdan bir taksi çevireyim . Çevirdim ve yolu tarif ettim. Adam üflemeye falan başladı. Üflüyor püflüyor , sonra konuşmaya başladı . Yok efendim bu kadarlık yol için taksi tutulur muymuş, yürüseymişim olmaz mıymış vs vs. Asabım bozuldu tabii ama muhattap olmamaya çabalıyorum ben , dışarıyı izliyorum camdan. Neyse sonunda geldik evin oraya ,parayı verdim, kapıyı açtım tam inerken adam hareket etti. Ben kendimi dışarı attım da bir şey olmadı . Kapı bile kapanmadı, gidiyor bu manyak. Sanki annesine küfrettim he. Tam manyak yani. Bunun olduğu saatler de bu arada gece bir falan, gece tarifesi açık zaten. Hadi onu da geçtim, sokaklarda in cin top oynuyor zaten, tek tük insan var yani hani böyle müşteri kaynadığı bir saat olsa dicem adam sinirlendi ,yakın mesafe tabii başka birini alabilirdi diye de böyle bir durum zaten mevcut değil. Hadi müşteri de dolu sokaklar diyelim, ben kız başıma o saatte o yolu nasıl çıkarım, güya namus bekçisi geçiniyorlar da hesap versinler o zaman. İşim vardı kardeşim, geç saatte gelmek zorunda kaldım bizim taraflara ne yani ev yakın diye gecenin kör karanlığında köpeklerin ve potansiyel sapıkların arasından mı geçeyim senin keyfin olsun diye. Ayrıca parası neyse veriyoruz sanki bedavaya götür dedik. Neyse, bu ve buna benzeri bir sürü olay daha yaşadıktan sonra taksicilere karşı fena halde antipati oluştu bende.

Ha bir de şu sürekli taksi çağırdığın durağın taksicisinden trip yeme olayı var ki o daha da beter. Bizim eve çok yakın bir taksi durağı var , bir yere gidilecek olunursa mutlaka oradan çağırılır taksiler bizim evde. Şöförler genelde gayet saygılı ve düzgün insanlardır aslında , çok beğeniriz oradan gelir taksi bize mutlaka. Envayi çeşit yere gittik yani. Buradan taaa Atatürk Havalimanın’ na gitmediğimiz mi kalmadı, yeri geldi Sarıyer’e kadar gittik. Hadi tüm bunları geçtim, ben her pazar günü elimde bavul olduğu için oradan taksi çağırıp Kadıköy iskelesine giderim zaten servise binmek için. Her pazar. Neyse bir gün gene çağırdık ,bu sefer Bostancı sahile gidicem sarı dolmuşların oraya bindim söyledim.Bu sefer usturuplu trip atma seansları. Biraz üfleme var falan.Tam iniyorum, parayı verdim , her zamanki gibi iyi günler dedim tık yok adamda . İndim , bastı gitti zaten hemen. Ay hasta oldum yani. Bu da gerçi bir kere oldu durağın hakkını yemeyim de gene de sinir bozmaya yetiyor.

Tüm bu olaylardan sonra tabii insan tedirgin oluyor taksiye binmeye çabalarken. Artık daha temkinliyim ,daha binerken soruyorum , şuraya şuraya gitcem bakın sorun olur mu diye. Aslında ne kadar mantıksız, götürecek tabii işi ne ama işte insan kendini garantiye almak istiyor. Burada diğer anlayışlı taksici modeli devreye giriyor. Bir gün gene bindim , böyle böyle ben şuraya gitcektim de sorun olur mu dedim. Saat öğlenin ortası ,hava yapış yapış, o yokuştan çıksam eve varana kadar hastanelik olurum o derece yani. Neyse ben sordum ya “Aaa neden soruyorsun ki kızım tabii götürürüm , ne demek yani, bizim işimiz bu” dedi şöför amca. Ben tabii şoklardan şoklara koşuyorum. ” Evet de işte bir iki kere denk geldim agresif bir takım şöförlere , artık baştan söylüyorum” dedim. Amca başladı söylenmeye “Onlar yüzünden zaten bizim işlerimiz kesat gidiyor, müşteri tepkili tabii. Herkes bizi de o edepsizlerden sanıyor , kurunun yanında yaş da yanıyor . Anlamıyorum ben bir de onları. Yani parasını veriyorsun, gene taksimetre yazıyor.Herkes uzak mesafe gitmek zorunda değil ki. Bir de zaten bu krizde günde bir uzak mesafe gitti mi şükrediyor insan, bizim ekmek paramız sizsiniz.” dedi. İnanamıyordum. Amca mükemmel konuştu, tüm dertlerimi ve eleştirilerimi özetledi kendi cümleleriyle.Amcayı öpesim geldi valla. Sonra inerken tabii teşekkür ettim bu kadar sağduyulu olduğu için.Bizim de onlara ihtiyacımız var çünkü, böyle mantıklı, saygılı ve sağduyulu şöförlere.

Bu gruptan ikinci bir olay da geçenlerde yaşandı. Kadıköy’deydim Doğuş Üniversitesi’ne gitmem gerekiyor. İskelede müşteri bekleyen taksiden birine sordum, “Üniversiteye gideceğim de biliyor musunuz tam olarak yerini, ben tarif edemem “dedim. Adam bilmiyorum dedi. Ne kadr mümkün Allah aşkına bilmemesi, sen bütün gün İstanbul’u karış karış gez, bir de bu tarafın taksisisin, ne kadar mümkün yani. Ben kaldım böyle başka bir taksi için bakınırken “Hanımefendi ” diye seslendi biri. Başka bir taksi. “Nereye götürmeyi kabul etmedi , ben götürürüm “dedi. Dedim “kabul etmedi değil de bilmiyormuş”. Yok artık dedi o da zaten , bilinmez mi yani Acıbadem’de sonuçta . Gayet muhabbet ederek gittik, bana minibüsle naıl ulaşabileceğime kadar anlattı sağolsun. O da sövdü bi o kahrolası agresif ve kendini kurnaz sanan şöförlere.

Demek ki neymiş her taksici aynı değilmiş ve diğer terbiyesizler yüzünden gayet saygılı olanların da canı yanıyormuş. Demek ki neymiş mesele uzun mesafeye götürmek değil, ekmek parası kazanmaya çalışmakmış ama diğer gerizekalı şöförler bunu anlayamıyor, yazık. Demek ki neymiş efendim öyle yürü mürü denmezmiş müşteriye, yeri gelir kriz olur yakın mesafe müşterisi bile bulamazken o müşteriyi bile ararmısın.Ya şu tapındığım sağduyulu taksici abilerim şu diğer sinir bozucu gerizekalıları bir temiz dövse de onlar da rahatlasak biz de diyorum bazen.

Otobüs Cinayeti !!!....


Hepimizin yaşadığımız apartmanda,sitede,mahallede vs. ,varlıklarından haberdar olduğumuz fakat görmezden geldiğimiz ya da merak etmediğimiz komşularımız mutlaka vardır. Bazen seslerini duyarız neşeli,sinirli yahut üzgün, bazense karşılaşırız onlarla fakat görmeyiz ya da görmezden geliriz. Onların hayatlarını hiç merak etmeyiz bile belki;nelerle uğraşırlar,nelerden hoşlanırlar, yaşamlarını neler etkilemiştir ? Zaten normal olan da budur günümüz koşullarında , herkes yorgun ,bitap düşmüş günün koşturmacalarından kim bu hayalet komşularla ilgilensin ki?

Görmezlikten geldiğimiz bu hayalet komşularımız genelde topluma ayak uyduramayanlardır.Onları ,istemeden de olsa, toplumun bize dikte ettiği biçimde engelleriz beynimizde, algıda seçicilik diye bir kavram vardır ya, biz de algılarımız kapatırız onlar giremesinler diye. Dışlanırlar genelde fena halde; çoğumuz evlerimize davet etmeyiz onları komşu toplantıları yapıldığında ya da yolda selam vermek bile zor gelir bizlere . Varlıklarını kabullenmişizdir fakat ilgilenmeyiz onlarla, yaşantılarıyla…
Belki sürekli alkol alması sebebiyle sarhoş gezmekte ve sürekli gürültü yapıp apartman komşularını ve hatta mahalledeki diğer insanları rahatsız etmektedir hayalet komşu.Bu durumda hemen yaftayı yapıştırıveririz : ” Aaa pis ayyaş”, “O adamdan/kadından ne insan olur ne komşu”,”Ahlaksız”, “Terbiyesizin yaptığı gürültüye bak , atalım bunu apartmandan imza toplayıp” vs vs… Genelde biz yaftamızı yapıştırmadan önce bir durup düşünmeyiz “Yahu bu adamın/kadının başına ne geldi ki bu hallere düştü” ya da ” Belki ağır problemleri vardır, yazıktır” diyemeyiz. Bunları düşünecek vaktimiz de yoktur zaten, “Aman halimize şükredelim , şu herif gibi değiliz” deriz geçeriz.

Sonra bir gün duyarız ki o hayalet komşu ölmüş. Bir an bir şok yaşanır tabii ,sonra “Aaa nasıl ,nerede?”, “Aaa neden ki,ne olmuş ki?” gibi sorular sıralanır.Tek başımıza kaldığımızdaysa aklımıza düşer belki ” Acaba nasıl bir hayat yaşadı?”, “Problemleri vardı kesin yazık herkes de ezdi zavallıyı bunca zaman” … O artık yok olduğunda düşünmeye başlarız böyle şeyleri…

Bizim ,aynen anlattığım gibi bir hayalet komşumuz vardı karşı apartmanda, sürekli gürültü yapar, gecenin bir yarısı “gooool” diye bağırır, bakkal amcaya sepeti uzatırken saatin kaç olduğuna bakmaksızın sesinin tüm gücünü kullanırdı. Hazzetmezdik. Hiç hem de.Biz de haklıydık tabii , kulaklarımız tecavüze uğruyordu gecenin bir yarısı napalım… Ben merak ederdim gene de “Nasıl bir tip?” diye…Bir de sürekli maç izlemesi ilgimi çekerdi, nerden bulurdu bu kadar maçı bu adam?.. .Sabah ,öğle , akşam demeden maç izleyip çığlıklar atardı. Derken işte ,öldüğünü öğrendim. Tabii fena halde meraklandım, sordum anneme neden diye ve aldığım cevap tüylerimi diken diken etti! Hayalet komşumuz sarhoş olduğu gerekçesiyle haraket halindeki bir otobüsten dışarı atılmış ve fena halde yaralanmış, hastaneye kaldırıldıktan bir süre sonra da ölmüş. Üzüldüm, çok üzüldüm. İlk defa o hayalet adama karşı bir şeyler hissettim.

Haketmiyordu, ne olursa olsun ,hiç kimse haketmiyor böyle bir ölümü! Cinayet bu , düpedüz cinayet!! Adam birini taciz bile etmiş olsa ki etmemiş ,hareket halindeki otobüsten atarken amacın ne kardeşim, öldürmekse evet ulaştın amacına katilsin artık.Delirdim duyunca resmen delirdim! Bu insanların beyni yok mu ? Tamam atma demiyorum otobüsten , rahatsızlık veriyorsa tabii ki atabilirsin fakat otobüs durur öyle atılır değil mi? Yok şok oldum ve üzüldüm , bu adamın haklarını koruyacak kimi kimsesi yoktu belli ki…Ölümle sonuçlanan bu olay herhangi bir gazetenin , en ufak bir köşesine bile çıkmadı tabii ve bu cinayette da sessiz sedasız derinlere gömüldü…

FRIENDS :)



Bu diziyle tanışmam erkek arkadaşımın sayesinde oldu.Kendisi tam bir Friends hayranıdır.Ben de bilirdim bu dizinin varlığını tabii ki, efsanevi bir dizi olduğunu, 10 sezon kadar uzun bir süre devam ettiğini, Jennifer Aniston’ ı bünyesinde barındırdığını fakat bu kadar mükemmel , bu kadar eğlenceli bir dizi olacağı aklıma gelmemişti.Tipik bir sit-com sanmıştım .
Sonunda izlemeye başladım ve anladım müptelası olacaktım:) Karakterler mükemmeldi bir kere her telden insan vardı:

Joey Tribbiani (Matt LeBlanc) sürekli rol kapmak için savaşan bir aktör arkadaşımız, kızlarla arası bayağı iyi ve ” How u doin’ ” repliğiyle hafızalara kazınmıştır.Yemeklere ,özellikle ,pizza ve sandviçlere anormal düşkünlüğü vardır ama süper yakışıklıdır kendileri ayrıca süper şapşaldır da:D

Chandler Bing (Matthew Perry) büyük bir şirkette yönetici ve Joey’nin ev arkadaşı. Joey’ye daima destek çıkar, çünkü Joey genelde çok küçük rollerde oynayabildiğinden parasız kalmaktadır ve evi Chandler çekip çevirir. Bu arkadaşımız iğneleyici esprileriyle ve çocukluğunda geçirdiği kötü Şükran Günü yemekleriyle ünlüdür, babası gaydir ayrıca. Chandler’ın kadınlarla arası pek parlak değildir ve sevgililerinden Janice’in ” oohh myy goooooddd!!!” repliği izleyiciyi genelde bunalıma sürükler:)

Ross Geller (David Schwimmer) bir paleontologtur ve bir müzede çalışmaktadır.Eski karısı sonradan lezbiyen olduğunu anlamıştır ve Ross’u terketmiştir. Ross lisedeyken tam bir geek (inek)tir.Dizide lisedeki yıllara yapılan geri dönüşleri insanı kırıp geçiriyor zaten fakat bence en komik Ross o yıllarda:)

Monica Geller (Courtney Cox Arquette) şef aşçıdır ve takıntılarıyla ünlüdür. Temizlik ,evlilik ve çocuk takıntıları beni benden aldı dizi boyunca.Ayrıca fazlasıyla rekabetçi ve mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahiptir.Grup Monica’nın evinde toplanır ve o ev benim hayallerimin evidir:)

Rachel Green(Jennifer Aniston) tam bir moda manyağıdır . Dizi de onunla tanışmamız kafeden içeriye yamulmuş ve ıslanmış bir gelinlikle ,telaşlı bir biçimde girmesiyle olur.Düğünden kaçmıştır kendileri.Rachel başlarda fena halde para harcar ve ekonomik olarak tamamen ailesine bağlıdır fakat sonradan kendi ayakları üzerinde durmaya başlar ki bu da azmin zaferi denilebilecek bir hadisedir:)

Phoebe Buffay (Lisa Kudrow) ise masöz ve başarısız bir müzisyendir.” Smelly Cat” adlı şaheseri (!) akıllardan çıkmaz ve insanı delirtebilir:) Phoebe küçük yaşlardan itibaren sokaklarda yaşamıştır. Annesinin ölümüyle derinden sarsılmıştır ve dizinin ortalarına kadar annesiyle ilgili olan özlemlerine ve düşüncelerine bolca yer veriliyor.Ayrıca Phoebe’nin spiritüel olaylara ve güçlere karşı bir zaafı vardır.

Görüldüğü üzere hepsi birbirlerinden çok farklılar fakat arkadaşlıkları gerçekten çok sağlam.Başlarından geçenler ve bu olayların işlenişi ise mükemmel ve gerçekten çok komik.Friends’in bu kadar tutulmasının ana sebebi bence dostluğu bu derece mükemmel işlemekte gizli. Masalsı bir dizi aslında, malum günümüzde dostluklar pek kalıcı olamıyor ya da insan herkese güvenip ,herkesin omzuna yaslanamıyor. Fakat bu dizide , bu karakterler ne olursa olsun birbirlerinin yanında oluyorlar ki bu bize sımsıcak bir ortam sunuyor. Zaten dizinin jenerik parçası da bize ipucu vermekte. Ben sadece nakarat kısmını koyuyorum.Dinlemek isterseniz çok sevimli bir şarkıdır : “Rembrandts – I will Be There For You
I’ ll be there for you when the rain starts to pour, I’ll be there for you like i’ve been before, I’ll be there for you ‘cuz you there for me too…
(ben senin için orda olacağım yağmur başladığında, ben senin için orda olacağım bundan önce de olduğu gibi, ben senin orda olacağım çünkü sen de benim için orada olurdun…)
Kısaca tapındım ben bu diziye. Böylesine hiçbir diziye bağlanmamıştım.Zaten dizi bağımlılığım da yoktur, eğlenmek için izlerim sıkarsa kapatırım genelde. Fakat bu bambaşka birşey, herkese tavsiye ediyorum.Tabi üzerinden yıllar geçti ama bence bir klasiktir kendileri.